| | Üretsiz Blog oluştur

ALFABE DÜNYASI

 

ANASAYFA-Alfabe Dünyası

      

               ALFABE DÜNYASI..!

          

                                                                                                                            

   

 

 

   

 

Etiket :
selena_003_
09 Haziran 2008
15:18
Yorumlar :0
 
 
 
 

Renkleri Öğrenelim...

sarı  
  kırmızı  
  mavi  
  yeşil  
  kavuniçi  
  mor  
 

 
  kahverengi  
  bej  
  pembe  
  siyah  
  beyaz  
  gri

Etiket :
selena_003_
09 Haziran 2008
15:16
Yorumlar :0
 
 
 
 

Alfabeyi Tanıyalım...

A B C
Ç D E
F G Ğ
H I İ
J K L

M N O
Ö P R
S Ş T
U Ü V
Y Z
 

 

 

A a-Araba

B b-Balık

C c-Civciv

D d-Deve

E e-Elma

F f-Fil

G g-Gitar

Ğ ğ-

H h-Horoz

I ı-Işık

İ i-İnek

J j-Jaluzi

K k-Kedi

L l-Lale

M m-Mantar

N n-N. Baba

O o-Otobüs

Ö ö-Ördek

P p-Papatya

R r-Radyo

S s-Sepet

Ş ş-Şeker

T t-Tavşan

U u-Uçak

Ü ü-Üzüm

V v-Vapur

Y y-Yastık

Z z-Zil

    

 

 

 

 

Etiket :
selena_003_
09 Haziran 2008
14:53
Yorumlar :0
 
 
 
 

Hikaye-Noel Baba ve Pofpof

Noel Baba ve Pofpof

Pofpof çok üşümüştü. Kar aralıksız yağıyordu ve sığındığı bu arabanın altında bile hala soğuktan korunamıyordu. Patilerini gövdesinin altına alsa da üşümesine bir türlü engel olamıyordu. O sıra birilerinin arabaya bindiğini işitti ve hemen arabanın altından çıkmak için hamle yaptı. Hızla kaldırıma çıkıp koştu ve bir pencerenin pervazına atladı.

Pencere sonuna dek açıktı. Küçük bir çocuk yatağında uyuyordu. Bir an içeriye girip girmemeyi düşündü. Hava o kadar soğuktu ki dayanamayacaktı ve ne olursa olsun deyip pencereden içeriye girdi. Bir şey olursa diye de açık pencerenin yakınlarında bir yerlerde yatabilmek için yer aradı. En uygun yer çocuğun yatağının altıydı.

Oda sıcaktı ve sıcağı özlemişti. Tüylerinin ısınmaya başladığını hissetti ve yavaş yavaş uykuya daldı. Rüyasında yine annesini ve kardeşlerini göreceğinden emindi. Birlikte o sıcak yaz gününde buluşacaklardı.

Pofpof uykusundan bir gürültüyle uyandı. Önce pencereden kaçmak istedi. Ama geç kalmıştı. Odaya giren kişi pencerenin yanındaydı. Pofpof odaya girenin kendisini görmemesi için yatağın altına iyice saklandı. Odaya giren kişi;

- Pencere açık kalmış. Rüzgardan açıldı sanırım. Hemen kapatayım, dedi.

O sıra yatağında uyuyan küçük çocuk odaya girene seslendi :

- Anne?

- Efendim evladım.

- Ne yapıyorsun?

- Pencere açık kalmış. Onu kapatıyorum. Üşümeyesin diye. Hem sen daha uyu. Yemek saati geldiğinde seni kaldıracağım.

Küçük çocuk tekrar uykuya daldı. Pofpof şaşkınlık içindeydi. Pencere kapanmıştı. Şimdi nasıl dışarı çıkacaktı. Yavaş yavaş odayı araştırmaya başladı. Odanın kapısı aralıktı ve içeriden ışık geliyordu. Işığın olduğu yere doğru yavaş yavaş yürüdü. Evin salonu olmalıydı. Bir kadın ve bir erkek bir sobanın karşısında oturmuşlar konuşuyorlardı. Pofpof herhalde küçük çocuğun annesi ile babası olmalılar diye düşündü.

- Nasıl iyi mi durumu, diye sordu adam.

- Daha iyice. İlaçlar iyi geliyor. Ama çok yorgun, dedi kadın.

- Eee, kolay değil dedi, adam. Neyse ki kazayı ucuz atlattı. Daha da kötü olabilirdi, dedi adam.

- Evet dedi. Neyse ki sadece küçük yaralarla kurtardık.

Pofpof kadınla erkeğin konuşmasından küçük çocuğun ağaçtan düştüğünü öğrendi. Okul çıkışında oyun oynamak isterken çıktıkları ağaçtan küçük çocuk düşmüştü. Ama neyse ki yer kar kaplı olduğundan bir yerlere çarpmamış ama yine de bir kaç yeri çizilmişti. Doktor yaraları için ilaç vermiş ve dinlenmesini tavsiye etmişti. Pofpof çocuğun annesi ile babasının konuşmalarına yeniden kulak kabarttı.

- Bugün yılbaşı ve ona bu yıl da hediye alamadık, dedi kadın.

- Evet. Ama paramız sadece doktora yetti, dedi adam.

- Evet ne yazık ki öyle , dedi kadın.

- Uzun süredir iş bulamadım, dedi adam.

- Biliyorum, üzme canını, umarım yakında bulursun, dedi kadın.

- Ama aileme yardımcı olamadığım için çok üzülüyorum, dedi adam.

Pofpof tekrar küçük çocuğun odasına döndü. Küçük çocuk uyuyordu. Bir kolu kocaman bir sargı bezi ile sarılmıştı. Alnında da küçük küçük çizikler vardı. Pofpof küçük çocuk için üzüldü. Pofpof küçük çocuğa tam bakarken, çocuk uyandı. Pofpof hızla yatağın altına saklandı. Küçük çocuk salona doğru gitti. Pofpof da çaktırmadan arkasından gitti. Küçük çocuk annesini, babasını sarılıp öptü. Onlara iyi yıllar diledi. Annesi ve babası da küçük çocuğu öptü ve onlar da ona iyi bir yıl dilediler. Küçük çocuk annesi ile babasının kendisine hediye alamadıklarını biliyordu. Onların hediye alamadıklarından dolayı üzüldüklerini de biliyordu. O yüzden küçük çocuk annesi ve babasına “bana ne hediye aldınız?” diye sormadı. Odasına geri döndü. Üzgün bir şekilde yatağına girdi ve uyumaya başladı.

Pofpof olanlara çok üzülmüştü. Salona gidip küçük çocuğun annesine ve babasına baktı. Onlar da çok üzgündüler. Pofpof bir şeyler yapmak istiyordu. Bu durumu değiştirmek ve bu üzgün insanları mutlu etmek istiyordu. Ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Pofpof ne yapabileceğini düşünüp dururken, birden annesinin kendisine anlattığı bir hikaye aklına geldi. Hikayeye göre Noel Baba yardıma muhtaç insanları hediyelerle sevindirebilirdi. Noel Baba’nın hediyeler vererek yardım ettiği çok kişi vardı. Pofpof “acaba ben de Noel Baba’yı mı çağırsam, gelir mi” diye düşündü. Ama Noel Baba’nın gerçek olup olmadığını bilmiyordu. “En iyisi denemek” diye düşündü Pofpof ve kısık bir sesle “Noel Baba gerçeksen ortaya çık” diye seslenmeye başladı. Noel Baba’nın kendisini işitebileceğinden emin değildi. Pofpof beşinci kez “Noel Baba gerçeksen ortaya çık” diye seslenmeye hazırlanıyordu ki odanın ortasında birden beyaz bir toz bulutu beliriverdi. Pofpof ne olduğunu anlamaya çalışırken beyaz toz bulutunun içinden Noel Baba çıkıverdi.

- Beni sen mi çağırdın, dedi Noel Baba Pofpof'a dönerek.

Pofpof çok korkmuştu ama hem de çok sevinmişti. Noel Baba’nın gerçek olmadığını düşünmeye başlayacakken Noel Baba birden karşısında belirivermişti. Pofpof zorlukla konuşarak ;

- Evet, ben çağırdım sizi, diyebildi.

- İyi, pekiyi ne istiyorsun, dedi Noel Baba.

- Hiçbir şey istemiyorum, dedi Pofpof.

- Hiçbir şey istemiyor musun? Ama nasıl olur herkes benden yılbaşı için bir şey ister, dedi Noel Baba.

- Pekiyi istenilen şeyler gerçek olabilir mi, diye sordu Noel Baba’ya Pofpof.

- Benim adım Noel Baba, ben yüzyıllardır dilekler için hediyeler veririm, dedi Noel Baba ve ekledi, ama sadece üç tane istekte bulunabilirsin.

Pofpof bir an durdu ve Noel Baba’dan ne isteyebileceğini düşündü ve karar verdi.

- Tamam, Noel Baba üç tane isteğim var, dedi Pofpof.

- Seni dinliyorum, Pofpof dedi Noel Baba.

- Adımı nerden biliyorsun, dedi Pofpof.

- Ben bilirim dedi, gülerek Noel Baba.

- Birinci isteğim, dedi Pofpof, bu küçük çocuğa güzel bir hediye paketi istiyorum.

- İkinci isteğin nedir, dedi Noel Baba.

- İkinci isteğim, bu küçük çocuğun babasının iş bulması.

- Hmmm, dedi Noel Baba, başını sallayarak.

- Üçüncü isteğim ise annem ve kardeşlerimle birlikte huzur içinde yaşamak, dedi Pofpof.

- Peki şimdi gözlerini kapa dedi, Noel Baba.

Pofpof gözlerini kapadı. Burnuna çok güzel kokular geliyordu. Pencerenin açıldığını hissetti. Sert bir rüzgar odanın içine girdi.

- Şimdi gözlerini açabilirsin, dedi Noel Baba.

Pofpof gözlerini açtı. Ama Noel Baba’yı göremedi. Pofpof bir baktı güzel bir sepette annesi ve kardeşleri ile beraber. Odaya baktı. Küçük çocuğun odasındaydılar. Birden kapı açıldı. Küçük çocuk elinde bir tabak dolusu yemekle gelmişti. Küçük çocuk Pofpof’a dönerek şöyle dedi :

- Off Pofpof gene çok uyumuşsun. Haydi uyan. Bak annen ve kardeşlerin çoktan uyandı bile ve de yemeklerini yediler. Sana da çok güzel yemekler getirdim. Hem bugün babam işten dönerken bana çok güzel bir bisiklet almış, yılbaşı hediyesi olarak. Yemeğini yedikten sonra sana onu göstereyim.

 kurulup tatlı bir mırıltı ile yaşlı adamı seyretmeye koyuldu.

-  B İ T T İ -

Etiket :
selena_003_
09 Haziran 2008
14:49
Yorumlar :0
 
 
 
 

Hikaye-Noel Baba ve Pofpof

Noel Baba ve Pofpof

Pofpof çok üşümüştü. Kar aralıksız yağıyordu ve sığındığı bu arabanın altında bile hala soğuktan korunamıyordu. Patilerini gövdesinin altına alsa da üşümesine bir türlü engel olamıyordu. O sıra birilerinin arabaya bindiğini işitti ve hemen arabanın altından çıkmak için hamle yaptı. Hızla kaldırıma çıkıp koştu ve bir pencerenin pervazına atladı.

Pencere sonuna dek açıktı. Küçük bir çocuk yatağında uyuyordu. Bir an içeriye girip girmemeyi düşündü. Hava o kadar soğuktu ki dayanamayacaktı ve ne olursa olsun deyip pencereden içeriye girdi. Bir şey olursa diye de açık pencerenin yakınlarında bir yerlerde yatabilmek için yer aradı. En uygun yer çocuğun yatağının altıydı.

Oda sıcaktı ve sıcağı özlemişti. Tüylerinin ısınmaya başladığını hissetti ve yavaş yavaş uykuya daldı. Rüyasında yine annesini ve kardeşlerini göreceğinden emindi. Birlikte o sıcak yaz gününde buluşacaklardı.

Pofpof uykusundan bir gürültüyle uyandı. Önce pencereden kaçmak istedi. Ama geç kalmıştı. Odaya giren kişi pencerenin yanındaydı. Pofpof odaya girenin kendisini görmemesi için yatağın altına iyice saklandı. Odaya giren kişi;

- Pencere açık kalmış. Rüzgardan açıldı sanırım. Hemen kapatayım, dedi.

O sıra yatağında uyuyan küçük çocuk odaya girene seslendi :

- Anne?

- Efendim evladım.

- Ne yapıyorsun?

- Pencere açık kalmış. Onu kapatıyorum. Üşümeyesin diye. Hem sen daha uyu. Yemek saati geldiğinde seni kaldıracağım.

Küçük çocuk tekrar uykuya daldı. Pofpof şaşkınlık içindeydi. Pencere kapanmıştı. Şimdi nasıl dışarı çıkacaktı. Yavaş yavaş odayı araştırmaya başladı. Odanın kapısı aralıktı ve içeriden ışık geliyordu. Işığın olduğu yere doğru yavaş yavaş yürüdü. Evin salonu olmalıydı. Bir kadın ve bir erkek bir sobanın karşısında oturmuşlar konuşuyorlardı. Pofpof herhalde küçük çocuğun annesi ile babası olmalılar diye düşündü.

- Nasıl iyi mi durumu, diye sordu adam.

- Daha iyice. İlaçlar iyi geliyor. Ama çok yorgun, dedi kadın.

- Eee, kolay değil dedi, adam. Neyse ki kazayı ucuz atlattı. Daha da kötü olabilirdi, dedi adam.

- Evet dedi. Neyse ki sadece küçük yaralarla kurtardık.

Pofpof kadınla erkeğin konuşmasından küçük çocuğun ağaçtan düştüğünü öğrendi. Okul çıkışında oyun oynamak isterken çıktıkları ağaçtan küçük çocuk düşmüştü. Ama neyse ki yer kar kaplı olduğundan bir yerlere çarpmamış ama yine de bir kaç yeri çizilmişti. Doktor yaraları için ilaç vermiş ve dinlenmesini tavsiye etmişti. Pofpof çocuğun annesi ile babasının konuşmalarına yeniden kulak kabarttı.

- Bugün yılbaşı ve ona bu yıl da hediye alamadık, dedi kadın.

- Evet. Ama paramız sadece doktora yetti, dedi adam.

- Evet ne yazık ki öyle , dedi kadın.

- Uzun süredir iş bulamadım, dedi adam.

- Biliyorum, üzme canını, umarım yakında bulursun, dedi kadın.

- Ama aileme yardımcı olamadığım için çok üzülüyorum, dedi adam.

Pofpof tekrar küçük çocuğun odasına döndü. Küçük çocuk uyuyordu. Bir kolu kocaman bir sargı bezi ile sarılmıştı. Alnında da küçük küçük çizikler vardı. Pofpof küçük çocuk için üzüldü. Pofpof küçük çocuğa tam bakarken, çocuk uyandı. Pofpof hızla yatağın altına saklandı. Küçük çocuk salona doğru gitti. Pofpof da çaktırmadan arkasından gitti. Küçük çocuk annesini, babasını sarılıp öptü. Onlara iyi yıllar diledi. Annesi ve babası da küçük çocuğu öptü ve onlar da ona iyi bir yıl dilediler. Küçük çocuk annesi ile babasının kendisine hediye alamadıklarını biliyordu. Onların hediye alamadıklarından dolayı üzüldüklerini de biliyordu. O yüzden küçük çocuk annesi ve babasına “bana ne hediye aldınız?” diye sormadı. Odasına geri döndü. Üzgün bir şekilde yatağına girdi ve uyumaya başladı.

Pofpof olanlara çok üzülmüştü. Salona gidip küçük çocuğun annesine ve babasına baktı. Onlar da çok üzgündüler. Pofpof bir şeyler yapmak istiyordu. Bu durumu değiştirmek ve bu üzgün insanları mutlu etmek istiyordu. Ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Pofpof ne yapabileceğini düşünüp dururken, birden annesinin kendisine anlattığı bir hikaye aklına geldi. Hikayeye göre Noel Baba yardıma muhtaç insanları hediyelerle sevindirebilirdi. Noel Baba’nın hediyeler vererek yardım ettiği çok kişi vardı. Pofpof “acaba ben de Noel Baba’yı mı çağırsam, gelir mi” diye düşündü. Ama Noel Baba’nın gerçek olup olmadığını bilmiyordu. “En iyisi denemek” diye düşündü Pofpof ve kısık bir sesle “Noel Baba gerçeksen ortaya çık” diye seslenmeye başladı. Noel Baba’nın kendisini işitebileceğinden emin değildi. Pofpof beşinci kez “Noel Baba gerçeksen ortaya çık” diye seslenmeye hazırlanıyordu ki odanın ortasında birden beyaz bir toz bulutu beliriverdi. Pofpof ne olduğunu anlamaya çalışırken beyaz toz bulutunun içinden Noel Baba çıkıverdi.

- Beni sen mi çağırdın, dedi Noel Baba Pofpof'a dönerek.

Pofpof çok korkmuştu ama hem de çok sevinmişti. Noel Baba’nın gerçek olmadığını düşünmeye başlayacakken Noel Baba birden karşısında belirivermişti. Pofpof zorlukla konuşarak ;

- Evet, ben çağırdım sizi, diyebildi.

- İyi, pekiyi ne istiyorsun, dedi Noel Baba.

- Hiçbir şey istemiyorum, dedi Pofpof.

- Hiçbir şey istemiyor musun? Ama nasıl olur herkes benden yılbaşı için bir şey ister, dedi Noel Baba.

- Pekiyi istenilen şeyler gerçek olabilir mi, diye sordu Noel Baba’ya Pofpof.

- Benim adım Noel Baba, ben yüzyıllardır dilekler için hediyeler veririm, dedi Noel Baba ve ekledi, ama sadece üç tane istekte bulunabilirsin.

Pofpof bir an durdu ve Noel Baba’dan ne isteyebileceğini düşündü ve karar verdi.

- Tamam, Noel Baba üç tane isteğim var, dedi Pofpof.

- Seni dinliyorum, Pofpof dedi Noel Baba.

- Adımı nerden biliyorsun, dedi Pofpof.

- Ben bilirim dedi, gülerek Noel Baba.

- Birinci isteğim, dedi Pofpof, bu küçük çocuğa güzel bir hediye paketi istiyorum.

- İkinci isteğin nedir, dedi Noel Baba.

- İkinci isteğim, bu küçük çocuğun babasının iş bulması.

- Hmmm, dedi Noel Baba, başını sallayarak.

- Üçüncü isteğim ise annem ve kardeşlerimle birlikte huzur içinde yaşamak, dedi Pofpof.

- Peki şimdi gözlerini kapa dedi, Noel Baba.

Pofpof gözlerini kapadı. Burnuna çok güzel kokular geliyordu. Pencerenin açıldığını hissetti. Sert bir rüzgar odanın içine girdi.

- Şimdi gözlerini açabilirsin, dedi Noel Baba.

Pofpof gözlerini açtı. Ama Noel Baba’yı göremedi. Pofpof bir baktı güzel bir sepette annesi ve kardeşleri ile beraber. Odaya baktı. Küçük çocuğun odasındaydılar. Birden kapı açıldı. Küçük çocuk elinde bir tabak dolusu yemekle gelmişti. Küçük çocuk Pofpof’a dönerek şöyle dedi :

- Off Pofpof gene çok uyumuşsun. Haydi uyan. Bak annen ve kardeşlerin çoktan uyandı bile ve de yemeklerini yediler. Sana da çok güzel yemekler getirdim. Hem bugün babam işten dönerken bana çok güzel bir bisiklet almış, yılbaşı hediyesi olarak. Yemeğini yedikten sonra sana onu göstereyim.

 kurulup tatlı bir mırıltı ile yaşlı adamı seyretmeye koyuldu.

-  B İ T T İ -

Etiket :
selena_003_
09 Haziran 2008
14:49
Yorumlar :0
 
 
 
 

Hikaye-Prenses Melisa ve Benekli

Prenses Melissa ve Benekli

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken yeşillikler içinde güzel bir ülkede yaşayan bir prenses varmış. Prensesin ismi Melissa imiş.

Prenses her gün yatağından kalkar, güzelce bir gerindikten sonra odasının penceresinden içeri giren güneşe doğru bakar ve güzel güneşli günü kaçırmamak için yatağından hızla çıkıp giyinirmiş.

Dadısı Güldeste gelmeden bütün eşyalarını bir güzel toplar, giysilerini katlar ve sabah kahvaltısı için de her zamanki gibi ayıcığı Domi’yi yanına alırmış. Güldeste Dadı, beyaz saçlarını her zaman topuz yapan çok iyi kalpli, bir yaşlı kadınmış. Prenses Melissa’nın babasına, amcalarına da O dadılık yapmış.

Güldeste Dadı odaya girmiş.

- Günaydın Prenses.

- Günaydın, Dadıcığım.

- Yine her zamanki gibi eşyalarını ben gelmeden önce toplamışsın güzeller güzeli. Söyle bakalım bugün kahvaltıda ne yemek istiyorsun?

- Her zamankinden Dadıcığım. Biliyorsun en çok yağ, reçel, zeytin ve peynir seviyorum ve biraz da yumurta, demiş Melissa.

- Ben de öyle tahmin etmiştim demiş Güldeste dadı. O zaman seni güzel bir kahvaltı bekliyor. Bir bardak dolusu da ılık süt. Hadi geç kalmayalım.

Prenses Melissa ve Güldeste Dadı, Saray’ın göle bakan yemek odasında kahvaltılarına başlamışlar. Gölün üstünde kırlangıçlar uçuyor, kelebekler ise göl kenarındaki renkli çiçeklere konarak sabah gezintilerini yapıyorlarmış.

- Dadıcığım, bugün de kuzulara bakmaya gidebilir miyiz, diye sormuş Melissa.

- Tabii, kahvaltıdan sonra hem kuzulara bakarız, hem de babanın sana doğum gününde armağan ettiği Midilli’ye havuç yediririz, diye cevaplamış Güldeste Dadı.

Prenses Melissa hiç bir zaman tabağında yemek bırakmazmış. Bu sebeple her zaman tabağına yiyebileceği kadar yemek koyarmış. Eğer artan parçalar olursa da onları da küçük bir mendilin içine alıp sokaktaki karnı acıkmış hayvanlar için çimenlerin üzerine bırakırmış.

Kahvaltıdan sonra Melissa ve Güldeste Dadı, ahırlara gidip kuzulara ve Midilli’ye bakmışlar. Prenses Melissa kuzuları çok seviyormuş. Üç kuzu onlar geldiğinde hala yaşlı çınar ağacının çevresinde koşarak oyun oynuyorlarmış. Prenses Melissa’yı görünce tanıyıp çok sevinmişler. Üçü birden “Meeee” diyerek Prenses Melissa’nın yanına gelmişler. Prenses Melissa da onlar için mutfaktan aldığı yeşillikleri vermiş. Üç kuzu keyifle yeşillikleri yerken Prenses Melissa onların bembeyaz pamuk gibi tüylerini okşamış ve onlara sarılmış. Sonra da Midilli Domi’ye gitmişler. Kahverengili beyazlı lekeleri olan Midilli Domi, Prenses Melissa’yı görür görmez kişnemeye ve sevincinden yerinde duramamaya başlamış. Prenses Melissa da ona getirdiği havucu ikram etmiş. Domi havucu yemeden önce her zamanki gibi Prenses Melissa’nın yanağını yalamış. Güldeste Dadı ;

- Domi, yine sana teşekkür ediyor, Prenses, demiş.

- Evet, Dadıcığım. Ben de O’na. Çünkü beni her zaman çok güzle karşılıyor.

Bütün bir öğleden önce Prenses Melissa ve Güldeste Dadı göl boyunca yürümüşler, papatyaları koklamışlar ve Ahçı Muzo için de çilek toplamışlar. Ahçı Muzo bu çileklerden Prenses Melissa’nın en sevdiği çilekli reçeli yapacakmış. Prenses Melissa bir ara Güldeste Dadı’ya dönüp sormuş;

- Reçel nasıl yapılıyor, Dadıcığım.

- Reçel mi, Prenses? Biraz şeker, su, limon ve çilekle, demiş Güldeste Dadı.

- Hepsi bu mu? Çok kolaymış ben de yapabilirim o zaman, diye cevap vermiş Prenses Melissa.

- Güldeste Dadı gülerek, hayır küçük bayan. Henüz yaşın mutfağa girmek için küçük. Ama ileride eminim Ahçı Muzo ile çok güzel çilekli reçeller yapacaksınız. Ama iyi reçel yapmak o kadar da kolay değildir, demiş.

Prenses Melissa ve Güldeste Dadı öğle yemeği için Saray’a dönmeye karar vermişler ve Saray’ın kapısına tam gelmişler ki, çimenlerin içinde bir kıpırtı farketmişler. Güldeste Dadı Prenses Melissa’yı arkasına alıp çimenleri içine doğru bakmış. Çimenlerin içinde yeni doğmuş küçücük bir kedicik duruyormuş.

- Aaa yavru bir kedi, demiş Güldeste Dadı.

- Çok güzel gözüküyor değil mi Dadıcığım, demiş Prenses Melissa.

- Ama annesi nerede, diye sormuş Güldeste Dadı. Annesini bulmalıyız, baksana çok acıkmış. Süt emmesi lazım.

Güldeste Dadı ve Prenses Melissa yarım saat boyunca bütün çimenlikte anne kediyi aramışlar ama bulamamışlar. Güldeste Dadı, bunun üzerine yavru kediciği alıp önlüğünün geniş cebine koymuş.

- Prenses Melissa, yeni arkadaşına hoşgeldin diyebilirsin. Anlaşılan bu küçük kediciğin annesi yok. O’na artık sen bakacaksın demiş, Güldeste Dadı.

- Ben mi, diye sormuş Prenses Melissa.

- Evet sen. Artık bir kedi yavrusuna bakabilecek kadar büyüdün. Hem çok da neşeli olacak. Şimdiden O’na bir isim aramanı tavsiye ederim sana, demiş.

Prenses Melissa üzerindeki şaşkınlığı attıktan sonra, yeni bir arkadaşı olmasından dolayı çok sevinmiş. Yavru kedide çok güzelmiş. Beyazlı, sarılı, süt kahveli lekecikler varmış kürkünde. Gözleri de yeşilmiş. Güldeste dadı ve Melissa önce yavru kediyi doyurmuşlar. Ahçı Muzo’dan bir kase ılık süt alıp yavru kediye vermişler ve sonra da biraz buğulama balık eti. Yavru kedicik, o kadar acıkmış ki, tabağına konulanları silip süpürmüş. Sonra da patileri ile bir güzel ellerini ve yüzünü temizlemeye koyulmuş. Temizliği bittikten sonra Prenses Melissa ve Güldeste Dadı’nın bacaklarına kafasını sürtüp mırmırlamaya başlamış.

- Dadıcığım, ne demek istiyor?

- Yemek verdiğin ve O’na iyilik yaptığın için çok mutlu oldu. Mırmır diye ses çıkararak hem sevincini hem de sana minnetini dile getiriyor. Neden sen de onun başını okşamıyorsun. Eminim ikinizin de çok oşuna gidecek, demiş Güldeste Dadı.

Prenses Melissa, öğle yemeğinden önce yavru kediciği sevmiş ve onunla oynamış. Güldeste dadı ve Prenses Melissa öğle yemeklerini yerken yavru kedicik de pencere kenarındaki kabarık yastıklardan birinin üzerine çıkıp uyumaya başlamış.

- Dadıcığım, ama daha akşam olmadı. Yavru kedicik neden uyudu?

- Çünkü demiş, Güldeste dadı. Kediler bizlerden daha fazla uykuya ihtiyaç duyarlar ve günün büyük bir çoğunluğunda uykuda olurlar. Ama uykularını aldıktan sonra senden benden daha hızlı ve atik olurlar demiş.

- Dadıcığım biliyor musun? Ona bir isim buldum, demiş Prenses Melissa.

- Öyle mi, çok merak ettim nedir, diye sormuş Güldeste Dadı.

- “Benekli” demiş, Prenses Melissa. O kadar güzel benekleri var ki. Ona “benekli” ismini koymak istiyorum.

- Çok güzel bir isim bulmuşsun demiş Güldeste Dadı. “Benekli”. O’na çok da yakıştı.

İlerleyen günlerde, Prenses Melissa, Benekli’ye çok özenli bakmış. Yemeğini zamanında vermiş, su kabına her zaman taze su koymuş. Onunla oynamış. Yemek kaplarını yıkaması için Ahçı Muzo’ya götürmüş. Benekli de kısa zamanda büyümüş. Bıyıkları ve tüyleri daha bir uzamış ve daha bir güzelleşmiş.

Bir sabah, Güldeste Dadı, Prenses Melissa’nın odasına girmiş ve

- Prenses, bugün çok güzel bir gezi programımız var. Hemen hazırlanmalısın.

- Öyle mi, nereye gideceğiz Dadıcığım, demiş, Prenses Melissa.

- Ormanın içindeki o güzel dere kenarında birlikte kahvaltı yapacağız ve şansımız yaver giderse ceylanları da görebiliriz.

- Gerçekten mi, çok sevindim demiş Prenses Melissa ve sevincinden koşmaya, zıplamaya başlamış.

- Dur dur bakalım küçük hanım, demiş gülerek Güldeste Dadı. Önce öğle güneşinden korunman için şapkanı giymelisin.

- Benekli’yi de götürebilir miyiz Dadıcığım demiş, Prenses Melissa.

- Dur bir düşüneyim demiş Güldeste Dadı. Aslında büyük bir kedi ormana götürülmez. Zira uzaklaşıp kaybolabilir. Ama Benekli daha küçük ve yanımızdan ayrılmaz, biz de göz kulak oluruz. Evet olabilir demiş. Benekli’yi de yanımıza alalım.

Güldeste Dadı ve Prenses Melissa hemen hazırlanmışlar. Şapkalarını giyip, sabah kahvaltısının bulunduğu sepeti ve çimlere serilmek üzere örtülerini yanlarına almışlar. Sepet ve örtüyü Güldeste Dadı taşıyormuş. Benekli ise Prenses Melissa’nın kucağında imiş.

Saray’ın kapısında dört tane güzel kahverengi atın çektiği bir at arabası Prenses Melissa ile Güldeste Dadı’yı bekliyormuş. At arabasını süren Salim, Prenses Melissa’ya ve Güldeste dadı’ya arabaya binmelerinde yardımcı olmuş ve yolculuk başlamış. Yol çok güzelmiş. Prenses Melissa, her iki tarafı ağaçlarla kaplı yoldan geçerken, çok çeşitli orman kuşları görmüş. Bir sincap kestane ağacının üzerinden Prenses Melissa’ya göz bile kırpmış.

- Birazdan tahta köprüyü geçtikten sonra dere kenarına varacağız, Prenses demiş, Güldeste Dadı.

- Çok mutluyum demiş Prenses Melissa. Teşekkür ederim Dadıcığım.

Ama tam o sıra bir şey olmuş. Yol boyunca Prenses Melissa ile birlikte at arabasının penceresinden ormanı izleyen Benekli bir türlü yerinde duramıyormuş. Sanki bir şeylerden korkmuş gibi huzursuzlanmaya başlamış. Prenses Melissa ve Güldeste dadı ne yaptılarsa kar etmemiş. Benekli at arabasının içinde bir o yana bir bu yana sıçramaya başlamış. Prenses Melissa ve Güldeste Dadı, benekli’nin hastalanmış olmasından çok korkmuşlar. Ama birden Benekli pencerden dışarıya tüm gücüyle fırlamış. Güldeste dadı hemen arabacı Salim’ya bağırmış.

- Salim! Salim’ Dur, Benekli, pencereden dışarıya atladı.

At arabası tam da tahta köprüye varmışki, köpürüye bir metre mesafede Salim at arabasını durdurmuş. Güldeste Dadı ve Prenses Melissa, Salim’nın yardımını bile beklemeden bir an önce Benekli’yi bulmak için telaşla at arabasından çıkmışlar. Salim da at arabasını bir ağaca bağlayıp benekli’yi aramak için onlara yardıma gitmiş.

- Umarız çok uzaklara gitmemiştir, demiş Güldeste Dadı.

- Neden böyle yaptı dadıcığım, bir türlü anlayamadım, demiş Prenses Melisaa.

- Bilmiyorum, Prenses. Umarım hasta değildir.

Güldeste Dadı, Prenses Melissa ve arabacı Salim “Benekli! Benekli!” diye bağırarak yol kenarı boyunca yavru kediyi aramışlar. Aramaya başlayalı çok olmamış ki, Benekli’yi bir ağacın altında oturmuş onları beklerken bulmuşlar.

- Benekli, diye bağırmış Prenses Melissa. Neden böyle yaptın?

Prenses Melissa, Güldeste Dadı ve Salim hemen Benekli’nin yanına gitmişler. Prenses Melissa tam Benekli’yi kucağına almış ki, biraz ötelerinde duran tahta köprü büyük bir gürültü ile yıkılmaya başlamış.

- Aman Tanrım! Diye bağırmış Güldeste Dadı. Az kalsın köprüden geçecektik demiş.

- Ama Benekli kaybolunca durduk ve geçmedik, demiş Prenses Melissa.

- Bence Benekli bunu anlamıştı demiş, Güldeste Dadı.

- Benekli, bizi kurtarmak için mi kendini öylesine dışarı attın demek, demiş Prenses Melissa. Sen olmasaydın, belki de biz şimdi...

- Sen çok ama çok akıllı bir kediciksin Benekli demiş Güldeste Dadı.

- O’nn sayesinde kurtulduk demiş Arabacı Salim.

Güldeste Dadı, Prenses Melissa, arabacı Salim, Benekli’yi buldukları ağacın dibine örtülerini serip sabah kahvaltısını hazırlamışlar ve Benekli’yi de yanlarından ayırmayarak hep birlikte çok güzel bir sabah kahvaltısı yapmışlar. Benekli kelebekleri, arıları kovalamaktan yorulup uyumuş. Güldeste Dadı ve Prenses Melissa da Benekli’nin güzelliğini seyretmişler ve ona bir kez daha tehlikelerden onları koruduğu için teşekkür etmişler.

-  B İ T T İ -

Etiket :
selena_003_
09 Haziran 2008
14:48
Yorumlar :0
 
 
 
 

Hikaye-Bir Akşam Üstü

Bir Akşam Üstü

Pencere önünde saatlerdir durup odaya bakıyordu. Hamileydi ve çok yakında bebekleri olacaktı. Korkuyordu, sokaktaki tehlikelere rağmen doğum yapmaktan korkuyordu. “Ah diye içinden geçirdi” keşke bu sıcak evde bebeklerimi dünyaya getirebilsem. Ama yapabildiği sadece camdan içeri bakmaktı. Pencerenin önüne konulan suyu içti ve bir kutuya bırakılmış artık yemekleri tatsız da olsa aç kalmamak için yedi. Hava oldukça soğuktu. Dün geceyi geçirdiği eski bodruma da giremeyecekti. Çünkü kapıcı açık unuttuğu bodrumun kapısını bugün farkedip kilitlemişti. “Belki eski kamyonete giderim” diye düşündü. Ama orası da başka sokak kedileri tarafından tutulmuştu. Muhtemelen onu istemeyeceklerdi. Koruda yatmaktan başka bir çaresi yoktu. Nemli olmayan bir toprak bulup bir ağacın dibine belki kıvrılacaktı.

Pencerenin önünden ayrılıp koruya doğru yürümeye başladı. Karnı çok büyümüştü ve yavruları taşımaktan artık beli ağrıyordu. Ama sabretmeliydi. Daha önce de anne olmuştu. Anne olmak demek sorumluluk almak demekti. Sabredecek ve yavrularını sağlıklı bir şekilde dünyaya getirmeye çalışacaktı. Çöp bidonun yanından geçerken kötü kokularla karışık bir et kokusu çarptı burnuna. “Acaba?” diye geçirdi. Çocuklarının gelişimi için iyi beslenmesi gerekiyordu. Ama gün boyunca sadece pencere önüne konulan yemek artıklarını bulabilmişti. Hala karnı açtı. Ağırlaşan karnına rağmen bir hamle yapıp çöp bidonuna çıktı, yağlı çöplere, kırık camlara basmaya çalışarak et artığını bulmaya çalıştı. Bir evin akşam yemeğinden arta kalan küçük bir kemikti. Ama üzerine kül dökülmüştü. Yemesi mümkün gözükmüyordu.

Bu gece hiç şansı yoktu. Tam çöp bidonundan aşağı inecekti ki, üç dört tane sokak köpeği sinirli bir şekilde ona doğru koşmaya başladılar. Kaçmak için çok geçti. Çok korktu. Kalbi inanılmaz hızla çarpmaya başladı. Ya yakalanırsa? Çöp bidonun içine sindikçe sindi. Köpekler bir yandan havlıyor bir yandan çöp bidonuna tırmanmaya çalışıyorlardı. Hatta bir tanesi neredeyse onu ensesinden yakalayacaktı. Sokaktaki evlerden birinin penceresi açıldı ve yaşlı bir adam köpeklere bağırdı. Anlaşılan sesten rahatsız olmuştu. Köpekler yaşlı adamın sesinden ürküp çöp bidonundan ayrıldılar ve sokağın aşağısına doğru koşmaya başladılar. Gerçekten gitmişler miydi? Kafasını korka korka çöp bidonundan çıkartıp baktı. Evet, gidiyorlardı. Bidondan çıktı. Bir an önce koruya gitmek istiyordu.

Köpekler onu gerçekten çok korkutmuşlardı. Korkudan nefesinin kesildiğini hissediyordu. Koruya kadar giden yol uzun olmasa da adım atacak hali kalmamıştı. Biraz dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bir arabanın yanında durup soluklanmaya çalıştı. Karnının aç olmasından dolayı bayılacak gibiydi. Dinlenmek için duralı daha bir iki dakika olmamıştı ki, arabanın sahibi olan bir kadın geldi. Onu hemen farketti ve hızla elindeki torbalarla onu kovalamaya çalıştı. “Git burdan. Ay ne kirli şeysin sen” diye de bir yandan bağırıyordu. Torbalar bir yanına çarpabilirdi. Korkuyla bir hamle yapıp başka bir arabanın altına kaçtı. Kadın ona neden kızmıştı ki. O hiç bir şey yapmamıştı. Sadece biraz dinlenmek istemişti. Ama kadın buna da izin vermemişti.

Bir süre saklandığı arabanın altında kaldıktan sonra çıkmaya karar verdi. Korunun kapıları kapanırsa bu kez girmek için kocaman bir duvarı aşması gerekecekti. Buna ise artık gücü kalmamıştı.

Korunun kapısından içeri girdi. Yürüyüş yollarının kenarlarındaki bütün lambalar çoktan söndürülmüştü. Bir kaç kedi daha onun gibi yatacak yer arıyorlardı. Havuzun yanındaki heykel geldi birden aklına. Oradaki bankların altı her zaman kuru olurdu. Adımlarını hızlandırıp havuzun olduğu yere yöneldi. Evet haklı çıkmıştı. Toprak kuruydu ve henüz hiçbir kedi tarafından bu yer farkedilmemişti. Bankın altına usulca eğilip girdi ve kıvrılarak geceyi burada geçirmeye karar verdi. Gece rüzgarının esintisi buraya pek gelmiyordu da ama hava soğukluğunu hissettiriyordu. Ellerini kavuşturup başını ellerinin arasına alıp burnunu da patileri ile kapadı. Kuyruğunu da bir şal gibi ayaklarının üzerine örttü.

Uyumak üzereyken duyduğu bir sesle irkildi. Kulaklarını kabartıp sesin geldiği yeri anlamaya çalıştı. Ses çok yakından geliyordu. Bir öksürme sesi duydu. Tam da bankın üzerinden geliyordu. Kimsesiz bir insan bankın üzerine oturmuştu. Anlaşılan onun da gidecek bir yeri yoktu. Bankın aralıklarından görebildiği kadar genç bir adamdı. Ama yüzünün zayıflığı ayışığında bile farkediliyordu. Sakalları uzamış, saçları birbirie karışmıştı. “Acaba, başına ne geldi de evsiz kaldı” diye düşündü ve onun için üzüldüğünü hissetti. Kimsesiz genç adamın üzerinde sadece bir ceket vardı. Her yeri yırtık ve yamalarla kaplı ceketin yakalarını kaldırmış esen rüzgardan kulaklarını ve ensesini korumaya çalışıyordu. Ayakkabıları da delik içinde ve neredeyse giyilemez haldeydi.

Genç adam bir süre bankın üzerinde oturduktan sonra ceketinin cebinden yiyecek bir şeyler çıkardı. Koku çok keskindi. Salam kokusu idi bu. “Keşke ben de yiyebilseydim” diye içinden geçirdi. Ama muhtemelen zaten kimsesiz genç adama bile yetmeyecek bu yiyeceği istemeye hakkı olmadığını düşündü. Ama salamın kokusu da o kadar güzeldi ki. “Bir parçacık belki isteyebilirim” diye geçirdi içinden. Sonra “ya beni farkedince kızar ve kovalarsa, o zaman bu yeri de kaybederim” dedi kendi kendine. Bu genç adamın ona iyi davranacağının garantisi yoktu. Kötü davranabilirdi. Üstelik çok da yorgun olduğu için hızla koşabilecek durumda da değildi. Salamın kokusu ise daha bir keskinleşmişti. O kadar açtı ki bir süre sonra dayanamadı ve korka korka kafasını bankın altından çıkartıp genç adama dönüp ürkek bir sesle “miyav” dedi.

Kimsesiz genç adam onu hemen farketti. Farkeder etmez de yüzünden kocaman bir gülümseme belirdi. “Sen nereden çıktın küçük hanımefendi” dedi. Onu sevmişti. Zarar vermeyeceğine güvenebilirdi. Bankın altından tamamen çıkıp kimsesiz genç adamın ayaklarına başını sürttü. Genç adam yediği salamlı sandviçten büyük bir lokma koparıp hafifçe onun önüne koydu. “Ne kadar iyi kalpli biri” diye düşündü. Genç adam ise “Gel yemeğimizi paylaşalım. Bana da bunu iyi kalpli bir dükkan sahibi bir kaç saat önce verdi. Gece insan daha çok acıkıyor. Yatmadan önce yemek için ayırmıştım. Ama anlaşılan sen de benim gibi açsın. Üstelik de hamileymişsin.” dedi.

Salamı ve salam tadı sinmiş sandviç lokmasını iştahla yedi. Genç adam ise yemeğini yedikten sonra onun başını sevdi. Az da olsa ikisi de doymuşlardı. Genç adam nerede yatabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Aslında bankın altında ona da yetecek yer vardı. Genç adama bankın altını göstermek için etrafında dolandı, sıçradı, miyavladı. Meraklanan genç adam bankın altına bakınca gerçekten yatabileceği bir yer olduğunu farketti. “Çok teşekkür ederim. Bana bu geceyi geçirebileceğim bir yer gösterdin. Ama bir şartla sen de yanımda uyuyacaksın.” dedi.

 

Genç adam hafifçe bankın altına kıvrıldı. O da genç adamın hemen yanına sokuldu. Her ikisi de sıcaklıkları ile birbirlerinin daha az üşümesini sağlıyorlardı. Bugünü kurtarmışlardı. Yarın ise herşey baştan başlayacaktı.

 

-  B İ T T İ -

Etiket :
selena_003_
09 Haziran 2008
14:48
Yorumlar :0
 
 
 
 

Hikaye-Üç Kafadar

Üç Kafadar

 

 

 

- Böyle boş boş oturmaktan sıkıldım, dedi Kıl Kuyruk.

- Al benden de o kadar, deyip zıpladı Şanslı.

- Aman sizde ne güzel güneşleniyorduk, diye itiraz etti Duman.

 

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman üç iyi arkadaştılar. Üçü de annelerini çok az görmüşlerdi. Kimsesiz bir kedi yavrusu olarak başladıkları yaşamlarının zorluğunu mahallenin köşesindeki ciğercinin vermiş olduğu yiyecek ve su ile atlatmışlardı. Gerçi yiyecek ve su bulmak için yine epeyce bir uğraşmaları gerekiyordu ama artık daha ustalaşmışlardı.

 

- Karnım çok acıktı, dedi Duman.

- Senin doyduğunu hiç görmedim, dedi Şanslı. Burnu ile şakacıktan Duman’ın karnına toslayarak.

- Hadi şu pastanenin arkasına gidelim, dünden kalan kekleri atmışlardır. Bakarsınız kremalı pasta bile buluruz, dedi Kıl Kuyruk.

 

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman güneşlenmek için çıktıkları araba tamircisinin çatısından inip birlikte pastaneye doğru yola çıktılar. Karşıdan karşıya geçmeleri gerekiyordu ve trafik çok hızlı akıyordu. Bir çöp kutusunun yakınında durup yolu gözetlemeye koyuldular. Ama arabalar duracak gibi değildi. Bir ara Şanslı geçmek için hamle yapar gibi olduysa da Kıl Kuyruk hemen onu tutup geri çekti. Şanslı az kalsın son sürat giden bir arabanın altında kalacaktı.

 

- Çok teşekküler Kıl Kuyruk beni kurtardın, dedi Şanslı. Pembe burnu korkudan bembeyaz olmuştu.

- Çok dikkat etmeliyiz, dedi Kıl Kuyruk. Karşıdan karşıya hızla geçmemeliyiz. Önce yolu kontrol etmeliyiz. Hiç araba gelmiyorsa geçmeliyiz ve önce solumuza sonra sağımıza sonra yine solumuza bakıp geçmeliyiz. Tabii trafik lambası da var ise onu da kontrol etmeliyiz. Kırmızı dur, sarı bekle, yeşil geç demek, unutmayın.

- Hep unutuyoruz, diye hayıflandı Duman. Bir yandan da patisi ile çöp kutusunun altında bulduğu gazoz kapağı ile oynuyordu.

 

Neyse ki, trafik biraz azaldı. Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman yolu kontrol edip birlikte hızla karşıya geçtiler. Pastaneye az kalmıştı ama fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusu daha şimdiden burunlarına geliyordu.

 

- Aaa bakın, Fatma Teyze ekmek oluyor. Eğer acele edersek biraz bize ekmek içi verir, dedi Duman.

 

Fatma Teyze’yi pastanenin çıkışına yakaladılar. Yaşlı kadının etrafında kuyruklarını tatlı tatlı sallayarak miyavlamaya başladılar. Fatma Teyze mahallenin en yaşlılarından biriydi. Eşi öldüğü için yalnız yaşıyordu ve her gün bu saatlerde ekmek almak için pastaneye giderdi. Fatma Teyze, etrafında dolanan üç kediyi hemen fark etti.

 

- Ah güzellerim siz mi geldiniz? Karnınız aç değil mi? Ah, ah, kimse size yemek vermiyor değil mi bi tanelerim, deyip Fatma Teyze aldığı taze ekmeğ ortasından bölüp içinin bir kısmını küçük topaklar yapıp Kıl Kuyruk, Duman ve Şanslı arasında pay etti. Üçü de bir hamlede lokmaları yutuyorlardı. Çünkü sabahtan beri sokak satıcısının bıraktığı yarısı kalmış fasulye konservesinden başka bir şey yememişlerdi.

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman, Fatma Teyze’ye teşekkür ettiklerini belli etmek için kuyruklarını hafifçe onun bacağına doladılar. Fatma Teyze de onların ayrı ayrı kafalarını okşayıp evine doğru yürümeye başladı.

 

 

 

 

- Çok iyi bir insan, dedi Şanslı.

- Evet ama bugünlerde çok üzgün, diye devam etti Duman.

- Nerden biliyorsun, diye sordu Kıl Kuyruk.

 

Duman anlatmaya koyuldu. Geçen akşamlardan birinde Fatma Teyze’nin penceresinin önüne çıkmıştı. Bu pencereye bayılıyordu. Erguvan ağacına konan kuşları buradan daha güzel izleyebiliyordu. O gün de pencerenin önüne geldiğinde Fatma Teyze’yi odada yalnız başına eşinin fotoğraflarına bakarken görmüştü. Hazırladığı akşam yemeğinden bile hiç yememişti. Yaşlı kadın eşini çok seviyor olmalıydı ve onu çok özlediği her halinden belli oluyordu. Duman’ın pencerenin önünde olduğunu bile farkedemeyecek kadar dalmıştı. Duman bütün bunları bir çırpıda, Kıl Kuyruk ve Şanslı’ya anlattı. Kıl Kuyruk ve Şanslı da çok üzülmüşlerdi.

 

- Bir şeyler yapmalıyız, dedi Şanslı.

- Evet kesinlikle bir şeyler yapmalıyız. Ama ne? dedi Kıl Kuyruk.

- Benim aslında bir fikrim var, dedi Duman ve anlatmaya koyuldu. Her sabah ve akşamları onu ziyarete gidelim. Hem eve girmemize de kızmıyor. Her gün birimiz eve girip kucağına atlayalım ve bizimle oynamasını sağlayalım. Üstelik bize de yemek verecektir. O yemeden yemeyelim. O zaman biz yemek yiyebilelim diye kendisi de bir şeyler yiyecektir.

- Bu fikri tuttum, dedi Kıl Kuyruk.

- Ben de, ben de diye miyavladı Şanslı. Hemen yapalım.

 

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman pastanenin arkasına geçip dünden kalma bırakılmış kek olup olmadığını kontrol ettiler. Yanılmamışlardı. Sadettin Amca yine bir kartonun üzerine dünden kalan kekeleri küçük parçalara ayırıp onlar için bırakmıştı ve keklerin yanına bir tas da su koymayı unutmamıştı. Üçü de iştahla kekleri yediler. Susuzluklarını gidermek için de sudan içtiler. Şimdi Fatma Teyze’ye gidene kadar çocuk parkının sessiz bir köşesinde biraz kestirebilirlerdi. Hem bu akşam epey bir işleri vardı.

 

Güneş yavaş yavaş mahallenin üzerinde batarken, Şanslı ilk uyanan oldu. Kıl Kuyruk ve Duman hala keyifle uyuyorlardı. Duman hatta rüya görüyor olmalıydı. Elleri ve bıyıkları ile rüyasında bir şeyleri yakalamaya çalışıyordu. Şanslı her ikisini uyandırmakta biraz zorluk çekti. Duman hala uykulu gözüküyordu, Kıl Kuyruk ise hızla patileri ile yüzünü temizlemeye koyuldu. Yarım saat sonra ekip Fatma Teyze’ye gitmek üzere hazırdı.

 

- Kestirmeden gidelim, dedi Duman.

- Şu çıkmaz sokağın yanındaki kitapçının çatısından geçip mi, diye sordu Şanslı.

- Ama oradaki çocuk bizi görünce hep köpeğini bizim üzerimize salıyor, dedi Kıl Kuyruk.

- Neden böyle yapıyor anlamıyorum, diye söylendi Duman. Az kalsın geçen gün benim kuyruğumu ısırıyordu. Hem korkumdan yüreğim duracak sandım.

- Evet, dedi Şanslı. Ben de az kalsın kendimi korumak için köpeğin yüzünü çizecektim. Ona da yazık, ama bu çocuk bir türlü bu huyundan vazgeçmiyor ki.

- O zaman uzun yolu kullanacağız, dedi Kıl Kuyruk.

- Off gene çok yürüyeceğiz, üstelik gene trafikten geçmek zorundayız, dedi Duman.

 

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman, yavaş yavaş yürümeye başladılar. Trafik bereket versin ki, azalmıştı. On beş dakika sonra Fatma Teyze’nin evine vardılar. Yavaşça bahçe duvarına çıkıp sırayla pencerenin önüne zıpladılar. Fatma Teyze akşam yemeğini hazırlamış ama hiç dokunmamıştı. Masada öylece duruyordu. Bugün pastaneden aldığı ve yarısını kedilere verdiği ekmek de masadaydı. Yine elinde bir sürü fotoğraf koltukta yalnız başına oturuyordu.

 

- Sıra sende Duman, dedi Kıl Kuyruk.

Duman odaya atlayıp Fatma Teyze’nin yanına çıktı. Aniden yaklaşıp onu korkutmak istemiyordu. Fatma Teyze, Duman’ı miyavlamasından fark etti. Duman’ı görünce gözleri sevinçle parladı.

- Sen mi geldin küçücüğüm. Gel gel bakalım. Sen de benim gibi yalnızsın anlaşılan, dedi Fatma Teyze.

 

Duman Fatma Teyze’nin kucağına çıkıp fotoğrafları kapatacak şekilde kucağına yattı. Fatma Teyze de Dumanı sevmeye başladı. Duman da patileri ile Fatma Teyze’nin eliyle oynayarak ona sevgisini belli ediyordu.

 

- Sen acıkmışsındır, dedi Fatma Teyze, Duman’a bakarak. Pencereden onları gizlice izleyen Şanslı ise Kıl Kuyruk’a dönüp “Keşke önce ben gitseydim.” diye hayıflandı.

 

Fatma Teyze masadaki yemekten bir parça alıp küçük bir tabağa koyarak Duman’a verdi. Ama Duman yemedi.

 

- Ama tadı çok güzel, dedi Fatma Teyze. Beğenmedin mi? Duman yine bekledi.

- Tadı gerçekten güzel dedi Fatma Teyze. Bak ben tadıyorum. Hımmm çok lezzetli. Hadi sen de yesene, dedi Fatma Teyze. Duman Fatma Teyze yiyince yemekten bir parça aldı.

 

 

Fatma Teyze bir süre sonra Duman’ın o yemek yiyince yemekten yediğini anladı ve Duman’ın yemek yemesi için kendi tabağına koyduğu yemeği bitirdi. Plan işe yaramıştı. Fatma Teyze üzücü anılardan uzaklaşmış, üstelik elini sürmediği akşam yemeğini de bitirmişti. Duman yemek bittikten sonra Fatma Teyze’nin elini yalayıp teşekkür etti. Sonra pencereye zıplayıp kuyruğunu “hoşçakal” der gibi sallayıp Kıl Kuyruk ile Şanslı’nın yanına gitti.

 

- Plan işe yaradı arkadaşlar, dedi Duman sevinçle.

- Evet ama yemekleri sen yedin, dedi Şanslı hala somurtarak.

- Üzülme, dedi Kıl Kuyruk, Şanslı’ya. Yarın kahvaltıya da sen gidersin.

- Şimdi ne yapıyoruz, diye sordu Duman.

- Ne yapacağız, gidip sincapları izleyeceğiz, dedi gülerek Şanslı.

 

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman her akşam çocuk parkının içindeki ceviz ağacının yakınlarındaki sincapları izliyorlardı. Sincaplar ceviz ağacından düşen cevizleri tek tek toplayıp uzun ve sağlam dişleri ile keyifle kırıp yiyorlardı. Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman da saklandıkları çiçeklerin arkasından gülerek onları izliyorlardı. Bu akşam da öyle yapacaklardı. Üç arkadaş çocuk parkına doğru yürümeye başladılar. Duman bir kedi çocuk şarkısını mırıldanmaya başladı. Kıl Kuyruk ile Şanslı ise yol boyunca şakalaşıp durdular.

 

-  B İ T T İ -

Etiket :
selena_003_
09 Haziran 2008
14:46
Yorumlar :0